Madencilikte ölüm denildiğinde akla hep yerin metrelerce altındaki karanlık galeriler gelir. Oysa bazı facialar, henüz ocağa bile inmeden yaşanır. Ahmet Naim’in tanıklığında aktarılan bu anlatı, maden işçilerinin insanlık dışı koşullarda verdiği yaşam mücadelesini ve unutulmaz kazaları gözler önüne seriyor. Bir gece çöken bir höyük, yalnızca toprağı değil, genç hayatları ve hafızalardan silinmeyen acıları da gömdü.

Maden ameleliğinde gördüğüm ilk kaza, tuhaf ama gerçektir ki, ocağın içinde değil dışında yaşandı. O yıllarda madenlerde çalışan ameleler için yapılmış barakalar yoktu. Her amele takımı, çalı çırpıdan derme çatma bir kulübe örer, üzerini çamurla sıvayarak kendine bir barınak yapardı. Madenlerde çalıştıkları süre boyunca bu kulübeler onların evi olurdu.

Madene yeni alınan ameleler ise barakalarını yapıncaya kadar açıkta kalırdı. Ben de o günlerde, benden yaşça büyük ağabeyimin ve arkadaşlarının kulübesine sığınmıştım. Geceleri toprak zeminde yatar, başımızın altına yastık yerine birer kütük koyardık. Ayaklarımızı ortada yanan ateşe uzatır, kandil ışığında horozun işbaşı vaktini haber veren ötüşünü beklerdik.

Henüz kulübesini yapamayan acemi ameleler ya açıkta geceler ya da kış aylarında bir höyüğün altını kazma kürekle oyarak mağaramsı bir sığınak yapar, orada yatarlardı. İşte felaket de böyle bir yerde yaşandı.

Bir gece, bu höyüklerden biri ansızın çöktü. Toprak altında tam on altı amele kaldı. On üçü kurtarıldı; ancak bütün çabalara rağmen üç delikanlıyı kurtarmak mümkün olmadı. Madenlerde ilk ölümlü kazayı, ocağın içinde değil, böylece dışında görmüş oldum. Hâlâ yanarım o üç gence…

Bugünkü Üzülmez madenlerini o dönem Rombaki adlı bir Rum madenci işletiyordu. Ocak içinde yaşadığım ilk ölümlü kazaya da burada, Rombaki ocağında, küfeci amelelik yaptığım sırada tanık oldum. Sonraları pek çok kaza gördük, kanıksadık belki; ama çocukluğumdan mı, acemiliğimden mi bilinmez, zihnimde en derin izi bırakan hep bu ilk tanıklık oldu.

O yıllarda işletme yöntemleri ilkel, kullanılan aletler yetersizdi. Derinlere inmek mümkün olmadığından grizu kazaları nadir görülürdü. Ölümler çoğunlukla göçüklerden kaynaklanırdı.

Küfecilik yaptığım Rombaki ocağının bir bacasında “ayak alma” işi yapılıyordu. Ayak almak, bol kömür verdiği için işletmeciyi sevindirirdi; ama amele için büyük tehlike demekti. Bacanın direk bağları sökülür, kömürler tavan ve yanlardan akıtılırdı. Bu da çökme riskini artırırdı.

Ocak içinde tanık olduğum ilk kaza da böyle bir ayak alma sırasında yaşandı. İki genç kazmacı, göçükle arkadaki boşluk arasında sıkışıp kaldı. Alan dardı, göçük büyüktü. Onlara ulaşana kadar bacadaki havanın biteceği belliydi. Önce “Alın bizi” diye bağıran sesleri duyduk; saatler geçtikçe sesler zayıfladı, on altıncı saatten sonra tamamen kesildi. Baca sustu…

İki gün sonra çıkarıldıklarında karşılaştığımız manzara tarif edilemezdi. Kazmacılardan biri yüzükoyun yatıyordu, kucağında sımsıkı sarıldığı kazmasını ısırmıştı. Gözleri fırlamış, yüzü kasılmıştı. Diğeri duvara yaslanmıştı; onun da kucağında sivriçi vardı ve ucunu dişlemişti. Yüzleri kan ve kömür tozuyla kaplanmıştı.

Kazma ve sivriçleri kucaklarından ayırmak zor oldu. O gençler, kapandıkları mezarlarında son nefeslerini verirken demirlerine öylesine sarılmışlardı ki…

Bu kaza hepimizi dehşete düşürdü. O kadar korkmuştuk ki altı çocuk, o gece ocağı bırakıp köyün yolunu tuttuk.

İl Genel Meclisinde Karayılmaz’a yetki verildi
İl Genel Meclisinde Karayılmaz’a yetki verildi
İçeriği Görüntüle

Ahmet Naim – Yeraltında Kırk Beş Sene

Hazırlayan: Sina Çınadır (2014)

Zonguldak Nostalji

Kaynak: Zonguldak Nostalji