Zonguldak Nostalji Sosyal Medya ortamında Yüksel Yıldırımın derlediği güzel bir anı-yazı…

Geçmişten günümüze yazışmalarımızı, paylaştığı bilgi ve yorumlardan bazılarını kent hafızası adına bir derleme…

Çocukluğu Kozlu-Kılıç mahallesinde geçen, halen İstanbul’da yaşayan Oyalin Akkutay Kerman hanımın Zonguldak’a olan özlem ve sevdası, gönderdiği fotoğraflar ve güzel bilgiler kent hafızası adına önemli…

………….

1928-1931 yılları arasında dört kez mezun veren Zonguldak Maadin Mektebi mezunu Kozlu’da görevli mühendis babam Şerif Akkutay…

Okul bir dönem öğrencilerini Belçika'ya staja da yollamış. Bunlardan biri de babam… Okulun son mezunlarından… Başındaki bareti Belçika'da satın almış. Çalıştığı sürece kullandı. Baret Ankara'da bir şapka sergisinde başköşede yer aldı…

Ben, Emine Oyalin Akkutay Kerman.  24 Eylül 1937 de Kozlu' da doğdum. İlkokulu Kılıç Okulu’nda okudum. İstanbul Atatürk Deneme Lisesi mezunuyum. İstanbul Üniversitesi'nde Jeoloji okudum.   –bitiremedim -  1960 yılında Osman Kerman ile evlendim... Leyla adında bir kızım, Ömer adında bir oğlum var. Eşimin görevi dolayısı ile A.B.D. ve MEXİCO'da yaşadım. Kültür Bilincini Geliştirme Vakfı üyesiyim. 25 sene Faruk Pekin ile Dünyayı gezdim. 60 civarında ülke...  Eşim ressam Osman Hamdi beyin torunu olur.  2006 da kaybettik. Halen İstanbul'da yaşıyorum.

Zonguldak ile olan hikayeme gelince...  Annemin babası Şerif İmralbinbaşısı, aynı zamanda mühendis. Çanakkale ve Suriye cephelerinde savaşmış. 1922 de Ordudan istifa edip Kozlu'ya gelmiş. Önce İtalyan ortaklığı, sonra Türk olan Kömür-İş de çalışıyordu. Mesul Müdür denirdi kendisine. Ben onların evinde doğdum. Sonra babam Şerif Akkutay Zonguldak Maden Mektebini bitirince aynı şirkete giriyor ve de annemle evleniyor... 1950 ye kadar Zonguldak’ta yaşadık. Demokrat Parti gelince EKİ umum müdürü İhsan Soyak ve arkadaşlarını görevden aldı. Babam da özel sektöre geçti…

Ailemin hikayesi dedemin (annemin babası) Kozlu'da İtalyan Maden Şirketine gelmesiyle başlar. Kozlu'da İtalyanların yaptığı rüya gibi bir evde otururlardı. (Toskana'da benzerlerini görünce, değerini daha çok anladım) Babam Şerif Akkutay 1908 doğumlu. İstanbul Erkek Lisesi'nden Zonguldak Maden Mühendis Mektebi ne geçiş yapmış. İhsan Soyak'dan bir sınıf altta olduğunu biliyorum. Sıtkı Koçman'ın sınıfından... Okulu bitirince İtalyan Şirketinde çalışmağa başlamış. 1934 yılında evlenmişler. Sırasıyla Kozlu, Üzülmez ve Kılıç da oturduk. Ben Kılıç İlk Okulunun ilk mezunlarındanım. (1-2. sınıfları İhsaniye deki okulda okudum) O günler hayatım boyunca bana kültür, görgü vatan sevgisi temeli oluşturmuştur. Babam iyi Tenis oynardı. Bir de Ali Sadi Koçibay vardı. Zamanın ünlü tenisçileri Enes Talay ve Mualla'yı ailece seyretmiştik. Babam iyi de futbol oynardı. İstanbul Lisesinden gelmiş, İstanbul Spor'da oynamış Zonguldak’ta Maden Mektebi öğrencisiyken büyük takımlarla müsabaka yapmış.

Annemden, babamdan dinlediklerim ve yaşadıklarım çok uzun. Anlatmakla bitmez. Aslında Kozlu'ya gelip hem evimizi, okulumu hem de dedemin kaybolmuş mezarını ziyaret etmek çok istedim. Fakat bu günün Zonguldak'ını bilenler (gitme sukut-u hayale uğrarsın) dediler. Ben de söz dinledim, gelmedim oralara… 2020 yılında dayanamadım yola çıkma hazırlığı yaparken salgın hızla yayıldı ve gezimi iptal etmek zorunda kaldım, ancak ömrüm olursa geleceğim, göreceğim çocukluk yıllarımız geçtiği Zonguldak’ı…

Üsküplü Ali Necip Efendi’nin oğlu Hasan Rıza Soyak; Çankaya köşkü özel kalemi ve Atatürk’ün genel sekreteri, Atatürk’ün vefatından sonra Atatürk’ten hatıralar’ kitabının yazarı… En küçük kardeşi İhsan Soyak ise eğitimi için geldiği Zonguldak’a Maden Mektebi’nin (Maden Mühendisliği Okulu) ilk öğrencilerinden olup, 1929 mezunlarından birisi. Ereğli Kömürleri İşletmesi Umum Müdürlüğü, Serbest Müşavir ve Maden Yüksek Mühendisliği, Kurucu Meclis ve Bakanlar Kurulu Üyeliği (1961) ve Sanayi Bakanlığı görevi yapmış, evli tek çocuk babası bir bürokrat.

Vardar nehri Üsküp'ün ortasından akarak şehri ikiye böler. Bir yanda Müslümanlar, diğer yakada Hristiyanlar otururmuş, Makedonya Osmanlı toprağı iken. Müslümanların oturduğu yere KARŞIYAKA derlermiş... Benim babamın babası Üsküp'te Maarif Mümeyyizi imiş... Ve de Üsküplü Necip Efendi ailesi ile komşu ve aziz dost... 1913 de Türkiye'ye beraber göç etmişler ve dostlukları ömür boyu sürdü. Ben de Hasan Rıza Soyak hariç bütün aileyi yakından tanıdım çocukluğumda. Ablalar ve benim babaannem koyu bir Rumeli şivesi ile Türkçe konuşurlardı. Yaz aylarında EKİ Umum Müdürü İhsan Soyak’ın yanına Zonguldak'a gelirler babaannemi de ziyaret ederlerdi. Sonra 1950 de biz İstanbul – Nişantaşı’na taşındık, tekrar komşu olduk... Öyle devam etti gitti. Hepsi çok saygın, şeker insanlardı. Atamıza, Türkiye'mize iki değerli evlat yetiştirmişlerdi. Hepsini saygı ve rahmetle anıyorum… Nur içinde yatsınlar. İhsan Soyak'ın Zeren isminde kız evladı vardır, başka çocuğu yoktur. Zeren hanımla görüşmelerimiz devam etmektedir.

Birinci Dünya Savaşı döneminde Zonguldak Maden Müdürü Hüseyin Fehmi İmer'e gelince; Dedemin hem iş arkadaşı (Ereğli Kömür-İş) hem aziz dostuydu. 1960 Mart ayında nikah törenimizden sonra yaşadığı Bebek'teki evine gitmiştik. Bir ay sonra da kaybetmiştik. Mezar yeri Bahçeköy'de Yatıyor…

………….

İkinci Dünya harbi başladığında Üzülmez'de görevliymiş babam. 1944 baharında Kozlu Kılıç mahallesine taşındık. Artık yedi yaşındaydım ve 2. Dünya harbini son yılını çok iyi hatırlıyorum. Uçaklar (topçulara talim yaptırmak için uçan balonlu uçaklar) denizin üstünde sağa sola uçarlardı. Kılıç'da bir topçu bataryası vardı. Top atışları yaparlardı. Evlerimizin pencereleri, dışa ışık sızmayacak şekilde siyah perdelerle kapatılırdı. Alarm verildiği zaman evlerin bodrum katlarına inerdik. Babama Cephe adlı bir dergi gelirdi. Harbden haberler ve fotoğraflar içeren.

Ekmeğimizi her aileye belirli sayılarda şirket verirdi. Şeker yoktu, çorap yoktu, kumaş yoktu. Çoraplar yama yapılarak idare edilirdi. Paltolarımızın etek boyları, boyumuz uzadıkça uzatılmaya çalışılırdı. Babamı 2. defa askere aldılar biz annemle anneannemin evine gittik. Tabii radyo tek kanal. Ankara radyosu... Babamın merak ve endişe ile dinlediği haberler.

Hiçbir zaman unutamadığım bir cümle neredeyse her akşam tekrarlanırdı. - Almanya kayıtsız şartsız teslim olmuştur.- Sonunda şartları kabul edip teslim oldu ama... Sonucu hepiniz biliyorsunuz…

………….

Kozlu Uzun Mehmet-1 Kuyusu açıldığında ben İlk Okul 4.sınıf öğrencisiydim, Kılıç ilkokulunda. O zaman bölgelerde bir başmühendis olurdu, her ocağa bakan bir de mühendis. Babam İhsaniye, Yarmalar, İncirharmanı, Kasaptarla ocaklarının tümünden sorumluydu... İhsan Soyak Kılıç'ta otururdu. Nezihe H. ve biz de Kılıç'ta oturuyorduk. Hakkı Kök ise Zonguldak'ta oturuyordu...

Kuyu açılış törenine gelince, Herhalde heyecan doruktaydı. İnönü geliyordu. Cumhurbaşkanı İnönü ile olan resimde, İnönü'nün yanındaki İhsan Soyak, sol baştaki Başmühendis Cafer Zadil, Onun arkasındaki babam Şerif Akkutay…

Törenden sonra İnönü Kılıç'ta küçük bir gezinti yaptı. Okulumuzun önünde durdu, gülerek bizi selamladı. Ve sanırım hemen Ankara'ya doğru yola çıktı. O zaman ziyafetler, nutuk atmalar yoktu! Bir çocuk olarak hatırladıklarım bunlar. Ama eminim o günün teknolojisine göre bu kuyu büyük bir başarı idi. Zonguldak'a emeği geçmiş herkesi saygıyla selamlarım. Kaybettiklerimizin ruhları şad olsun.

………….

Ben Zonguldak’ta doğdum. Birinci yaş ve 1950 ye kadar (Zonguldak'dan ayrıldığımız tarih) bütün fotoğraflarımızı Foto Nazım Baysal çekmiştir. Çok hoş bir insandı. Tabii 80 sene evvelinden bahsediyorum. O zaman fotoğraf makineleri siyah körüklü olurdu. Bizi makinenin karşısına dizer, başparmağı ile tamam-uygun işareti yapar ve o tatlı aksanı ile mafik (muvafık) derdi...

Çöpümüzü öğrenciler topladı! Çöpümüzü öğrenciler topladı!

Bazen yaramazlığımız tutar, gülerdik. Resim bozulur, en baştan başlardık. Allah rahmet eylesin, nurlar içinde yatsın. Oğlu Kemal Baysal'ın çektiği bir tek fotoğrafım var. O Babasının yetiştirdiği gerçek bir sanatkardı... Onu da rahmet ve saygı ile anıyorum. 13 yaşıma kadar Zonguldak'ta yaşadığım için kendimi Türkiye Cumhuriyeti'nin en şanslı insanlarından biri sayıyorum. Genç Cumhuriyetimizin güzel insanlarını orada tanıdım. Onlardan çok şey öğrendim.

………….

Kış aylarında Kılıç mahallesinde diz boyu kar yağardı. Okula yürüyerek giderdik. Evden çıkarken -okula giderken karla oynamayın- derlerdi. Islak, ıslak okulda oturmayalım diye... Fakat dönüşte serbesttik. Evde üstümüzü, başımızı kuruturduk. Yere yatıp boy ölçme ile başlardık, sonra kartopu ve sonra bulduğunuz tahta parçaları ile kızak kaymak. Yorgunluktan ölünceye ve sırılsıklam ıslanıncaya kadar...

Bahsettiğim yıllar 1948-49-50 yılları. Ayağımızda doğru dürüst çorap, kalın ayakkabı bile yoktu. Hiç kimse şikayetçi değildi. Herkes 2. Dünya Harbi sonrası bu zor günleri aşmaya çalışıyordu… UMUTLUYDUK karı da seviyorduk, yağmuru da...

………….

1941-1944 yıllarında babam Üzülmez'deki Kemerbaca ocağında görevliydi... Şimdi ağabeyimden dinlediklerimi yazıyorum. Kemerbaca ocağının bir ucu Güntepe'ye çıkarmış… Rombaki Köşkü oradaymış. Köşk boş dururmuş o zamanlar... İki gidişimi hatırlıyorum... Arka tarafta çök büyük bir bahçesi vardı... Bir de büyük balkon, yanılmıyorsam. Annem ile babam o balkondan gün batımının harika seyredildiğini söylerlerdi…

………….

1945 yılı, sonbaharı... İkinci sınıfta idim. hastalandım, beni Amele Birliği Hastanesine yatırdılar, ateşim 40’larda doktorum Nahide Toros beni Amele Birliği hastanesinin üst kattaki odalarından birine yatırdı. Zatülcemp -yazılışı yanlış olabilir- akciğer hastalığına yakalanmıştım. O zaman hastanede röntgen cihazı bile yoktu... İlk günleri hatırlamıyorum. sonra bir gün ateşim düştü, bana pilav getirdiler, o pilavın tadını hiç unutamam. Çok mutluydum. İşte o an da sokaktan bir adamın söylediği şarkıyı duydum… -bir ihtimal daha var, o da ölmek mi dersin- diyordu yanık, yanık… Bu şarkıyı ne zaman duysa o akşamı hatırlarım...

………….

Kozlu Kılıç Sineması, hayatımın ilk sineması, ilk film seyrettiğim yerdir. On yaşında idim sinema yapıldığında... Haftada iki film gelirdi ve Cumartesi gündüz çocuklar için bir seans vardı. Anne, babaların izin verdiği filmlere giderdik. Ben ilk tiyatroyu da orada gördüm. 2. Dünya Harbi'nin vahşetini, kamikazeleri, nazileri, çılgın, aldatıcı Amerikan Müzikallerini bu sinemada gördüm... O yaşlarda olup bitenlerin bilincinde değildim... Çocuktum. Ama sora hayat beni Dünya'nın çeşitli yerlerine savurduğunda hep Zonguldak'taki kültür birikimimle karşılaştım... Aslında bunu E.K.İ. ye ve Müdür olan Sayın İhsan Soyak'a borçluyuz…

Çocukluğu Zonguldak'ta geçen herkes, kültür bilincinin, yaşam felsefesinin temellerini atmıştır... Farkında olmasa da…

………….

Çocukluğumda İstanbul - Zonguldak arasında defalarca yolculuk yaptım. Tarı, Cumhuriyet ve diğer vapurları çok iyi hatırlıyorum. Büyük fırtınalara yakalanırdık. Vapur uzakta demirlerdi. Biz geminin yan tarafından indirilen merdivende dururduk, sandal merdivene yaklaşır, dalga sandalı merdivene doğru yükseltince içine atlardık. Tabi teker teker. Bu arada dalga gelip, bizi ve valizimizi ıslatabilirdi. Bir defa teyzemin valizine su girmişti. İçinde kırmızı deri kemer varmış, bütün kıyafetleri kırmızı lekeler olmuştu. Ama hatırladığım en zor yolculuk ağabeyimin yılbaşı tatili için İstanbul'dan gelişidir. 31 Aralık günü gemi Zonguldak'a geldi. Fakat öyle bir fırtına var ki yolcu indiremiyor. Yıibaşı gecesi biz evde bütün gece vapurun açıkta aşağı yukarı gidişini endişe ile seyrettik...Çocuktum, bir de annemi, babamı düşünün!

İyi tarafından bakarsak çok değerli kaptanlarımız vardı. Ve bu gemilerde nefis yemekler olurdu. Hayatımın en güzel kabak dolmasını Tarı vapurunda yemiştim. Bütün kaptanlarımızı. O güzel yemekleri yapan aşçıbaşıları ve emeği geçen tüm gemi çalışanların kayıkçıları rahmet ve saygı ile anıyorum…

………….

1925 deki ilk Cumhuriyet Bayramı heyecanını annem hep anlatırdı. Yeterince bayrak yokmuş, dedem kumaşını eve getirmiş, anneannem eli ile ay-yıldız dikmiş. Üst katta evin tam ortasında küçük bir balkon vardı... Dedem oraya ampullerle ay-yıldız yaptırmıştı. Bayramda onu yakar, bayrağı da oraya asarlardı.  Ne güzel günlerdi…

TELEFON SESİNİ HİÇ SEVMEM!

Gecenin bir saatinde acı, acı çalan telefon sesini bilir misiniz? hele hele eski telefonların...

Telefon ocakta bir kazanın habercisidir.

Babam alçak sesle birileri ile konuşur, bir arabanın uzaklaşan sesini duyarım...

Ve ondan sonra uzun bekleme saatleri başlar. Hangi ocakta, kaç kişi? Yavaş yavaş haberler gelmeğe başlar...

Göçük olmuştur... Grizu patlamıştır... Kurtarma çalışmaları tam bir kabustur...

İşte o zaman bütün Zonguldak'ı derin bir sessizlik ve hüzün kaplar...

Sonra ateşin düştüğü yeri yaktığı acılar Karadeniz köylerine ulaşır...

İşte bu yüzden ben telefon sesini hiç sevmem...

Kaynak: Haber Merkezi